Ekonominin Alarmı Tarladan ve Fabrikadan Geliyor
Bir ekonominin gerçek sağlığı AVM'lerdeki kalabalıkla değil, fabrikanın bacasıyla, tarlanın bereketiyle ölçülür.
Türkiye ekonomisi son 23 çeyrektir kesintisiz büyüyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu önemli bir başarı gibi görünüyor. Ancak rakamların biraz derinine inildiğinde tablo aynı ölçüde parlak görünmüyor.
Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 2,3 küçülen imalat sanayi,
bu yılın ilk çeyreğinde de yüzde 1,4 daraldı. Son 32 yılın hiçbir döneminde
imalat sanayi iki yıl üst üste ilk çeyrek küçülmesi yaşamamıştı. Bu yönüyle
bugün yaşanan durum sıradan bir yavaşlama değil, üretim cephesinde yapısal bir
alarm niteliği taşıyor.
Daha da dikkat çekici olan ise büyümenin kompozisyonu…
İletişim sektörü yüzde 9,5 büyürken, üretimin omurgasını
oluşturan birçok sektör kendi tarihsel ortalamalarının altında kaldı. Böyle bir
tabloya daha önce rastlanmadı.
Elbette ekonominin büyümesi önemlidir. Ancak sürdürülebilir
büyüme ile tüketim kaynaklı büyüme arasında ciddi fark vardır.
Bugünkü büyümenin yaklaşık yüzde 70'lik kısmını hizmetler
sektörü taşıyor. Oysa hizmetler sektörü, tarım ve sanayi gibi fiziksel üretim
yapmayan; stoklanamayan ve üretildiği anda tüketilen faaliyetlerden oluşuyor.
Hizmetler ekonomiyi canlı tutabilir ama tek başına ülkeyi kalkındıramaz.
Tarım tarafındaki tablo ise daha da düşündürücü.
Son 23 çeyreklik büyüme döneminde tarım sektörü tam 10 kez
küçüldü. Yani ekonomi büyürken çiftçi aynı oranda büyüyemedi. Bunun anlamı
yalnızca tarımsal üretimin zayıflaması değildir; aynı zamanda gıda güvenliği,
kırsal istihdam ve enflasyon açısından da önemli bir kırılganlık oluşmasıdır.
Sahadaki ekonomik göstergeler de bu tabloyu doğruluyor.
Çekle yapılan ticarette daralma yüzde 8'e ulaşırken,
karşılıksız çek hacmi yaklaşık yüzde 29 arttı. Protestolu senet tutarı yüzde
117 yükseldi. Nakit kredi talebi yüzde 42, ticari krediler yüzde 45, tarımsal
krediler ise yüzde 41 arttı.
Bu rakamlar piyasada paranın döngüsünün yavaşladığını,
işletmelerin öz kaynaklarının tükendiğini ve finansmana bağımlılığın giderek
arttığını gösteriyor.
Öte yandan dünya ekonomisi de tarihî bir eksen değişimi
yaşıyor.
Üretim merkezi giderek Asya-Pasifik'e kayıyor. Üretimin
gittiği yere teknoloji gidiyor. Teknolojinin bulunduğu yere sermaye gidiyor.
Ardından finans, lojistik, savunma sanayi ve diplomatik güç de aynı eksende
şekilleniyor.
Artık ülkelerin rekabet gücünü yalnızca ucuz iş gücü
belirlemiyor.
Enerji arz güvenliği, yarı iletken teknolojileri, batarya
üretimi, yapay zekâ, veri yönetimi ve kritik madenlere erişim yeni küresel
rekabetin temel unsurları hâline geldi.
Bu nedenle yıllarca serbest piyasa ekonomisini savunan
ülkeler bile bugün çipten yapay zekâya kadar stratejik sektörlere yüz
milyarlarca dolarlık kamu desteği veriyor. Çünkü sanayi artık yalnızca ekonomik
değil; aynı zamanda jeopolitik ve millî güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Türkiye ise hâlâ yüksek enflasyonla mücadele ediyor.
Yüksek enflasyon yalnızca fiyatları artırmıyor; yatırım
kararlarını erteliyor, finansmana erişimi zorlaştırıyor, üretim planlamasını
bozuyor ve geleceğe ilişkin öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor.
Yaklaşık üç yıldır uygulanan dezenflasyon programı bugün iki
yönlü bir sınamayla karşı karşıya bulunuyor. Bir tarafta enflasyonu düşürme
zorunluluğu, diğer tarafta büyümedeki belirgin ivme kaybı.
Bu iki hedefi aynı anda yönetebilmenin yolu ise faiz
tartışmalarına sıkışmaktan değil; üretimi yeniden ekonominin merkezine
koymaktan geçiyor.
Çünkü çiftçinin tarladan, sanayicinin fabrikadan yükselen
sesi duyulmuyorsa; büyüme rakamları ne kadar yüksek olursa olsun o ekonomi uzun
süre ayakta kalamaz.
Kalıcı refahın da düşük enflasyonun da güçlü ihracatın da
ortak adı üretimdir.

Aynen öyle dün aşüre alışveriş günüydü çarşı pazar bomboş, zaten 7 veya 8 yıldır aşüre ikram eden komşu da yok. Aşüre alışverişi bolluk bereket işaretidir, demek ki tarladan gelen o işaret kayboldu.
YanıtlaSil