Türkiye ekonomisi 2026 yılına zaten derinleşen bir geçim kriziyle girmişti. Şimdi bu kırılgan zemine bir de jeopolitik şok eklenmiş durumda. Ekonomi yönetiminin dile getirdiği “enflasyonu kontrol altına aldık” söylemi, sahadaki gelişmelerle giderek daha fazla çelişiyor. Çünkü savaşın tetiklediği enerji fiyatları, bütün hesapları yeniden bozuyor.
Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığıyla başlayan çatışma uzadıkça, Türkiye ekonomisi üzerindeki baskı da katlanarak artıyor. Enerji faturası kabarıyor, turizm gelirleri zayıflıyor, cari denge aynı anda iki cepheden darbe alıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in son açıklamaları da
bu gerçeğin zımni kabulü niteliğinde. Şimşek, savaşın uzaması halinde enflasyon
üzerindeki baskıya ve özellikle cari açık riskine dikkat çekerken, akaryakıtta
uygulanan eşel mobil sisteminin sürdürülemez olduğunu açıkça ifade ediyor.
Enerji: En büyük kırılma hattı
Savaşın uzaması halinde Türkiye ekonomisinde ilk ve en sert
darbe enerji maliyetleri üzerinden hissedilecek. Nitekim spot elektrik
piyasasında tavan fiyatın yüzde 32,4 artırılması, bunun ilk sinyali. Bu artış
sadece elektrik faturalarını değil, üretim maliyetleri üzerinden tüm fiyatları
yukarı çekecek.
Türkiye’nin yıllık enerji ithalatının 60-70 milyar dolar
bandında olduğu düşünüldüğünde, petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artışın
yaklaşık 4-5 milyar dolarlık ek yük yaratması kaçınılmaz. Bu, doğrudan cari
açığı büyüten ve enflasyonu besleyen bir mekanizma.
Üstelik risk sadece fiyat artışı değil. Küresel enerji
arzının kilit noktası olan Hürmüz Boğazı üzerindeki tehdit, petrol ve doğalgaz
akışını kesintiye uğratabilecek boyutta. Bu senaryoda fiyatların 100 doların
üzerinde kalıcı hale gelmesi, Türkiye’nin tüm makro varsayımlarını geçersiz
kılar.
Turizm: Görünmeyen ama kritik kayıp
Türkiye ekonomisinin uzun süredir enerji faturasını
dengelediği ana kalem turizm gelirleriydi. 2025’te yaklaşık 65 milyar dolarlık
turizm geliri, 63 milyar dolarlık enerji ithalatını büyük ölçüde karşılıyordu.
Ancak savaş bu dengeyi bozuyor. Bölgedeki güvenlik algısının
zayıflaması, uçuş aksaklıkları ve yolcu talebindeki düşüş, turizmi doğrudan
vuruyor. Uluslararası değerlendirmelere göre, savaşın ilk 20 gününde turizm
gelirlerindeki kaybın 12 milyar doları aşmış olması, riskin boyutunu ortaya
koyuyor.
Dış ticaret ve üretim zinciri
Savaşın bir diğer etkisi de ticaret kanallarının daralması.
Ortadoğu ile ticaretin aksaması; gübre, alüminyum ve helyum gibi kritik
girdilere erişimi zorlaştırırken, bu girdilerin işlenmesi için gereken
enerjinin maliyeti de artıyor.
Yani Türkiye sadece daha pahalı enerji ithal etmiyor; aynı
zamanda üretim için gerekli ara mallara da daha pahalı ve zor erişiyor. Bu
durum, sanayi üretiminde maliyet enflasyonunu derinleştiriyor.
Çifte sıkışma: Cari açık ve bütçe
Ortaya çıkan tablo net:
- Enerji
faturası artıyor
- Turizm
gelirleri düşüyor
- Dış
ticaret aksıyor
Bu üçlü etki, doğrudan cari açığı büyütürken, dolaylı olarak
bütçe açığını da yukarı çekiyor. Çünkü artan maliyetler karşısında kamu
maliyesinin iç piyasayı desteklemek zorunda kalması kaçınılmaz hale geliyor.
Sonuç: İyimserlik değil, risk yönetimi zamanı
Bugün gelinen noktada sorun, sadece savaşın yarattığı geçici
bir dalgalanma değil. Asıl mesele, Türkiye ekonomisinin bu tür dış şoklara
karşı ne kadar hazırlıksız olduğunun yeniden ortaya çıkması.
Enerjiye bağımlı, turizme yaslanan ve dış finansmana ihtiyaç
duyan bir ekonomik yapı, jeopolitik krizler karşısında her seferinde aynı
kırılganlığı üretiyor.
Bu nedenle artık “iyimser senaryolar” üzerinden değil,
kötüleşen koşullara karşı nasıl bir risk yönetimi yapılacağı üzerinden konuşmak
gerekiyor. Çünkü savaş uzadıkça sadece cepheler değil, ekonomik hasar da
genişliyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
cemilcahitsaracoglu.blogspot.com