Ortadoğu’da dengeler değişiyor. Yıllarca güvenliğini ABD’ye
yaslayan Körfez monarşileri, İran karşısında bu korumanın sandıkları kadar
güçlü olmadığını gördükçe yeni “liman” arayışına yöneldi. Türkiye ise
tam bu noktada devreye girecek önemli bir çalışma içerisinde. Vergi
indirimleri, özel teşvikler ve yatırımcı dostu düzenlemelerle bu sermayeyi
çekmeye hazırlanıyor.
Ak Parti’nin TBMM’deki önemli bir kurmayı da yabancı
sermayeye yönelik önemli destek hazırlığı içerisinde olduklarını söyledi. “Ortadoğu’daki
karışıklıktan dolayı Türkiye’ye gelecek yatırımcılar açısından yatırım
muafiyetleri açısından çalışıyoruz” dedi.
Körfez monarşilerinden gelecek sermayenin yatırım
noktasından gerçekte kazanan kim olacak? Vatandaş ne kazanacak?
Gelin bu soruların yanıtını arayalım.
Önce gerçeği teslim edelim. Türkiye’nin böyle bir fırsatı
var. Ortadoğu’daki jeopolitik gerilimler, Körfez sermayesini daha güvenli ve
öngörülebilir limanlar aramaya itiyor. Türkiye, coğrafi konumu, büyük iç pazarı
ve üretim kapasitesiyle bu sermaye için doğal bir aday.
Ancak mesele sadece “parayı getirmek” değil. Asıl
soru şu: Gelen para nereye gidecek?
Bugüne kadar gördüğümüz tablo çok net. Körfez sermayesi
Türkiye’ye geldiğinde en çok nereye yöneliyor? Sanayiye mi, teknolojiye mi,
üretime mi? Hayır.
Açık ara şekilde gayrimenkule. Yani fabrika kurmaktan,
üretim yapmaktan ya da teknoloji geliştirmekten ziyade; değer koruyan, hızlı
kazanç sağlayan alanlar tercih ediliyor.
Bu da vatandaş açısından çelişkili bir tablo yaratıyor.
Çünkü bu para geldiğinde olan şu: Ev fiyatları
yükseliyor, kiralar artıyor ve barınma giderek lüks haline geliyor.
Kısa vadede tablo cazip görünebilir. Döviz girişi olur, kur
üzerindeki baskı azalır, piyasalar biraz nefes alır. İnşaat sektörü canlanır,
geçici de olsa istihdam artar.
Ancak mesele tam da burada başlıyor: Bu etki kalıcı mı?
Özellikle İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde lüks
konutlar, rezidanslar, arsalar… Bu yatırımlar yatırımcı açısından son derece
mantıklı: Elle tutulur, riski görece düşük ve değer koruyan varlıklar. Ama aynı
şey bu şehirlerde yaşayan vatandaş için geçerli değil.
Gelen sermaye üretime gitmiyorsa, fabrika kurulmuyor,
teknoloji yatırımı yapılmıyorsa, bu büyüme “gerçek” bir büyüme değildir. Daha
çok bir şişme etkisidir. Fiyatlar yükselir ama refah aynı hızda artmaz…
O zaman ortaya şu tablo çıkar: Fiyatlar artar, gelir
dağılımı bozulur ve vatandaş bu büyümeden pay alamaz.
Kısacası mesele, Körfez sermayesinin gelip gelmemesi
değil; nasıl karşılandığı ve nereye yönlendirildiğidir.
Dünyada yatırım çeken merkezlere baktığımızda – Dubai,
Singapur gibi örneklerde – sadece düşük vergi değil, güçlü hukuk sistemi,
öngörülebilir ekonomi ve istikrar görürüz.
Türkiye’nin asıl sınavı da burada:
Sadece teşvik vererek mi yatırım çekecek, yoksa güven vererek mi?
Sonuç olarak, eğer bu para üretime, ihracata ve teknolojiye
yönlendirilirse kazanan tüm toplum olur. Ancak gayrimenkul ve kısa vadeli
kazanç alanlarında yoğunlaşırsa, kazanan dar bir kesim olurken geniş halk
kitleleri için hayat daha pahalı hale gelir.
Sorulması gereken soru basit ama hayati:
Biz para mı çekmek istiyoruz, yoksa refah mı üretmek?
İkisi aynı şey değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
cemilcahitsaracoglu.blogspot.com