Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile birlikte Türkiye,
yürütme ile yasamayı keskin biçimde ayırdı. Eskiden vatandaş sandıkta sadece
Meclis’i seçerdi ama aslında hükümeti de belirlemiş olurdu. Bugün ise iki ayrı
irade var: Biri Meclis’te, diğeri yürütmede. Bu ayrım teoride kuvvetler
ayrılığını güçlendirmek için tasarlandı. Ancak pratikte ortaya çıkan tablo,
beklenenden oldukça farklı oldu.
Çünkü siyasette sadece yetki değil, temas da önemli.
Yeni sistemde bakanlar Meclis içinden gelmiyor. Seçilmiş
değiller, atanmış durumdalar. Dolayısıyla milletvekilleri ile aralarında doğal
bir siyasi bağ da oluşmuyor.
Oysa eski sistemde aynı partinin milletvekili ile bakanı
arasında sadece kurumsal değil, aynı zamanda siyasi ve duygusal bir ilişki
vardı. Seçim meydanlarında birlikte ter dökülür, aynı tabana hitap edilirdi.
Bugün bu bağ büyük ölçüde kopmuş durumda.
Bakanların Meclis’e karşı
siyasi sorumluluğu zayıfladı. Doğrudan seçmenden değil, Cumhurbaşkanından güç
alıyor. Milletvekili seçmenine karşı sorumlu. Ama yürütme üzerindeki etkisi
azaldı. Bu durum milletvekilini “Yetkisiz ama sorumlu” pozisyonuna
itiyor.
Parlamenter sistemdeki “aynı
siyasi aidiyet üzerinden kurulan doğal koordinasyon” yerini daha bürokratik
ve mesafeli bir ilişkiye bırakmış görülüyor.
Bu kopuşun ilk sinyali 2019 yılında “Bakanlara
ulaşamıyoruz” serzenişiyle verildi. Çözüm olarak “nöbetçi bakan”
uygulaması getirildi. Ama bu, yapısal bir soruna pansuman olmaktan öteye
geçemedi.
Gelinen noktada AK Parti’nin 275, MHP’nin 46 olmak üzere
sayıları 321 bulan Cumhur İttifakı vekilleri haftalardır Meclis’te 200 vekil
ile Genel Kurul çalışmalarına katılmıyor. Bu tablo nasıl okunmalı?
İktidar vekilleri, açıkça dile getiremedikleri
rahatsızlıklarını Meclis’e katılmayarak mı gösteriyor? Çünkü bu klasik bir
devamsızlık değil; sessiz bir siyasi mesaj gibi. Kanun teklifinin kanunlaşma
sürecine katılmayarak yavaşlatmak, yürütmeye dolaylı bir uyarı niteliği mi
taşıyor?
Oysa gerçek çok daha basit. Eğer iktidar milletvekilleri
Genel Kurul’da olsaydı, yoklama krizi yaşanmayacaktı. O zaman bu durum, sadece
bir disiplin meselesi midir? Yoksa, sistemin ürettiği bir koordinasyon problemi
midir?
Sonuç olarak, Meclis’te yaşanan yoklama tartışması
bir neden değil, bir sonuç gibi görünüyor. Güçlü yürütme oluşturulurken, siyasi
koordinasyon ve temas zayıflatılmış gibi görünüyor.
Aslında bugün tartışmamız gereken şey, kimin yoklama
istediği değil; sistemin neden bu kadar sık yoklama krizine açık hale
geldiğidir.
Çünkü bazı krizler gürültüyle değil, sessizlikle büyür.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
cemilcahitsaracoglu.blogspot.com