Bir ülke kendi avantajlarını ve dezavantajlarını doğru tespit edemiyorsa ne ekonomi yönetebilir ne de refah üretebilir. Bu kadar basit.
Çünkü üretim
maliyetleri, kaynak yapısı ve rekabet gücü; hamasi söylemlerle değil,
gerçeklerle belirlenir. Ve bu gerçeklerle yüzleşmeden kalkınma hayali kurmak,
sadece kendini kandırmaktır.
Türkiye tam da bu noktada kritik bir kırılmanın içerisinde...
Petrol ve
türevleri açısından fakir bir ülkeyiz. Bu bir gerçek. Ama daha büyük sorun şu:
Ekonomimizi hâlâ petrol bağımlı bir yapı üzerine kurmaya devam ediyoruz. Yani
zayıf olduğumuz alanda ısrar ediyoruz. Bu, ekonomik bir tercih değil; açıkça
bir akıl tutulmasıdır.
Sonuç?
Akaryakıt maliyetleri her ürünün içine sızıyor. Üretimde rekabet gücümüz daha
baştan törpüleniyor. Daha yola çıkmadan geriye düşüyoruz.
Bakın, örnek
diye verilen İsveç…Petrolü yok. Ama petrol bağımlısı da değil. Enerjisini
akılcı biçimde çeşitlendirmiş: Hidroelektrik, nükleer ve rüzgâr…
Evlerde ocaklar bile elektrikle çalışıyor.
Yani
zayıflığını yönetmiş.
Biz ise zayıflığımızın içinde debeleniyoruz.
Bir zamanlar
Türkiye’nin en büyük avantajı neydi?
“Jeopolitik konum.”
Avrupa, Asya
ve Afrika arasında köprü…Lojistik üs…Ticaret merkezi…
Peki bugün?
O köprü
artık sadece bir fırsat değil, aynı zamanda bir risk hattı.
Bölgesel gerilimlerin tam ortasında, kırılgan bir denge noktası.
Avantaj
dediğimiz şey, doğru yönetilmezse dezavantaja dönüşür.
Ve biz tam olarak bunu yaşıyoruz.
“Genç
nüfusumuz var” diyorduk.
Bugün?
Tarımda
ortalama yaş 57. Emeklilik yaşı 70’lere dayanmış. Doğurganlık düşüyor.
Genç nüfus
avantajı, sessiz sedasız elimizden kayıyor.
Ama hâlâ
eski ezberleri tekrarlıyoruz.
Sanayi mi?
Tekstil
avantajını Mısır’a kaptırıyoruz.
Otomotivde Polonya ve Romanya yükseliyor.
Beyaz eşyada yatırımlar yurtdışına kayıyor.
Eskiden
“dinamik” dediğimiz özel sektör, artık kamu ihalelerine bağımlı bir yapıya
sürükleniyor.
Rekabetten beslenen değil, devletten beslenen bir ekonomi modeli oluşuyor.
Bu,
sürdürülebilir değil.
Turizm…
Doğamız,
kıyılarımız, tarihimiz…
Bunlar bu ülkenin altınıdır.
Ama biz ne
yapıyoruz?
Plansız
yapılaşma, betonlaşma, çevre tahribatı…
Kendi elimizle değerimizi aşındırıyoruz.
Sonuç?
Yıllardır aynı bandı aşamayan turizm gelirleri.
Potansiyel
var, ama akıl yoksa sonuç değişmez.
Bir de
meşhur “girişimcilik ruhu” vardı.
Eskiden
krizlere hızlı adapte olurduk.
Bugün dünya da aynı refleksi geliştirdi.
Ama bir
farkla:
Onlar katma değeri yeni alanlara taşıyor.
Biz ise hâlâ eski alışkanlıklara tutunuyoruz.
Ve geriye
kalan tablo:
Yüksek
enflasyon.
Cari açık.
Kur oynaklığı.
Bunlar artık
“geçici sorunlar” değil.
Yapısal gerçekler.
Bugün
“IMF’ye muhtaç değiliz” diye övünüyoruz.
Ama büyüme hızımız düşüyor.
Potansiyel eriyor.
Bir ekonomi
yavaşlıyorsa, sebep bellidir:
Avantajlarını kaybediyor, dezavantajlarını büyütüyordur.
Asıl mesele
şu:
Türkiye’nin
sorunu kaynak eksikliği değil.
Sorun, mevcut kaynakların yanlış okunması.
Yılların
avantajları, göz göre göre dezavantaja dönüşüyor.
Ve biz hâlâ bunu izliyoruz.
Not:
Mutlu, huzurlu, sevdiklerinizle birlikte geçireceğiniz bir Ramazan Bayramı
diliyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
cemilcahitsaracoglu.blogspot.com