Ortadoğu’da patlayan her savaş için aynı hikâye anlatılır:
“Güvenlik”, “istikrar”, “barışın korunması”…
Ama artık bunu sağır sultan bile duymuştur:
Bu savaşların çoğu güvenlik için değil, düşen kârları yeniden yükseltmek
için çıkar.
Türkiye ve dünyadan son dakika ekonomi ve politika haberlerini, finans dünyasına dair güncel haberleri okuyabilirsiniz.
Türkiye, sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı 1989 yılından bu yana birçok ekonomik sarsıntı yaşadı.
1994 krizi, 2000–2001 finansal çöküşü, 2008–2009 küresel krizi ve son olarak 2018–2022 kur ve enflasyon dalgası…
Her krizin nedeni farklıydı.
Ama sonuçları neredeyse aynıydı:
yüksek enflasyon, daralan üretim, yükselen işsizlik ve toplumun satın alma gücünde sert düşüş.
Şimdi ise Türkiye bambaşka bir riskle karşı karşıya.
Ortadoğu’da yükselen savaş tamtamları yalnızca bölgeyi değil, dünya ekonomisinin kırılgan damarlarını da titretiyor. İran’a yönelik baskı ve saldırı söylemleri sürerken, Washington’un dünyaya anlattığı hikâye yine aynı: “nükleer tehdit.” Oysa İran’ın nükleer programının temelleri, bizzat Batı’nın açık desteğiyle, Şah Rıza Pehlevi döneminde atılmıştı.

Tarımsal Üretim ve Küçükbaş Yetiştiricileri Derneği (TÜRKYED) Başkanı Nihat Çelik’in verdiği rakamlar, soframızdaki yangının nereden çıktığını açık açık gösteriyor.
Rakamlar artışı gösteriyor.
Büyükbaş hayvan sayısı yüzde 4,3 artarak 17 milyon 709 bine
çıktı.
Küçükbaş hayvan sayısı yüzde 5,4 artarak 57 milyon 874 bine ulaştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da önceki gün, çiftçilere 150 bin küçükbaş hayvanın uygun şartlarda verileceğini açıkladı.
2025’te 706 milyar lira destek, 2026’da ise 939 milyar liralık kaynak…
Son 23 yılda 117 milyar dolarlık tarım dış ticaret fazlası…
Kâğıt üzerindeki tablo güçlü.
Ama kasap vitrinindeki tablo öyle mi?
Ama sofraya önce zam geldi.
Her yıl aynı senaryo. Takvim yaprağı değişiyor, etiketler değişiyor. Dayanışma ayı başlıyor ama fiyatlar sanki fırsat sezonu açılmış gibi yükseliyor.

Ekonomide yaşanan sıkıntılara çözümün 10 bin ton olduğu
söylenen altınların çıkarılması ile çözüleceği sanılıyor. Enflasyona çözüm bulamayan
Merkez Bankası da ‘altın yüzünden’ demeye başladı. Banka meteoroloji müdürlüğü
gibi yağışların azlığı çokluğu bahanesinin enflasyon için inandırıcı olmadığını
anlamış olacak ki; şimdi yastık altındaki altınlara taktı kafayı. Yastık altında
ne kadar olduğunu sayamayacağımıza göre salla gitsin “600 milyar dolar
değerinde altın var” dedi.
Türkiye her ekonomik sıkışıklığını, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kurulan kamu işletmelerini satarak ya da işletme hakkının devri ile başlayan özelleştirmelerle aşmaya çalışıyor. Ama özelleştirme; gelecekteki kazançtan iskonto yaparak vazgeçmekten başka bir şey değildir. Ya da iskontolu mal satışı demektir.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) son aldığı kredi kartlarındaki limitlerin düşürülmesi kararı, “Kartlarda kredi limiti mi düşürüldü yoksa, ekonomi yönetiminin kredisi mi” sorusuna yol açtı.
Kalıcı yaz saatinin Türkiye’nin enerji faturasını düşürüp düşürmediğini sorgulamaya devam ediyoruz. Bu bölümde uygulamanın etkilerinin çalışma hayatı ve günlük yaşam ile eğitim ve toplum psikolojisi yönüyle irdeleyelim.
Sonunda da çözüm önerimizi verelim…
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, geçtiğimiz yılın kasım ayında yaz saati uygulaması sayesinde 2016’dan bu yana 13 milyar kilovatsaat enerji tasarrufu sağlandığını söyledi. CHP’li Ali Karaoba'nın ise uygulamanın başladığından bu yana geçen 9 yılda yapılan tasarrufun kişi başı 1 doların bile altında kaldığını söylemesi dikkat çekti.
Biz de hakikaten övünülen tasarruf büyüklüğü karşısında ‘atılan taşın kurbağayı ürkütüp ürkütmediğine’ bakalım istedik.
Asgari ücrete yüzde 27’lik artış oldu. Bu artış, asgari ücretli olmayan kesimlerde de bir beklenti yarattı. Ama öyle bir durumdayız ki, ücretlere gelen zammı devlet belirliyor. Halbuki örgütlü ve sendikalı olarak pazarlıkla bu zamları belirleyebilmeliyiz. Ama pazarlık gücümüz yok. Tepeden yüzde 25-27 olacak deniliyor ve o oranda karar kılınıyor. Sesini çıkarabilen var mı, yok?
Dar ve sabit gelirliler üzerinde TÜİK marifetiyle ‘sefalet ücretine’ devam edilirken, istenirse ücretliler üzerindeki vergi dilimi yükü bir nebze de olsa düşürülebilir…
Çoğunuzun bildiği bir konudan bahsedeceğim.
Yılın son günü TÜİK’ten “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2025” verileri geldi. Verilere bakınca TÜİK’in enflasyondan sonra yoksulluğu da ‘dize’ getirdiği görülüyor. TÜİK’e göre göreli yoksulluk oranı 0,6 puan düşerek yüzde 13 olmuş.